Varoluş en kısa tabiriyle varolanların varlığını bildirir. İçerisinde boğulduğumuz, nereden geldiğimiz, ne olduğumuz, nelerle uğraştığımız, nelerle uğraşacağımız, neleri sevdiğimiz yada nelerden nefret ettiğimiz gibi sorular bir yana dursun aslında kim olduğumuzu aramaya başladığımızın göstergesidir.
Bir çok insan çeşitli başarı kriterlerine göre yada sahip olduklarına göre mutluluğunu sorgular. Fakat sorguladıkları mutluluklar genellikle somut yaklaşımları niteler. Bir şeye inanmak, bir şeyi yapabilecek potansiyelde olmak, istediğini elde edebilmeye çalışmak sanmaktadırlar. İşte bu var olan şeylere yaklaşımdır, insanın varoluşunu araştırmaya bu noktadan başlanamaz.
Kararsızlık denizinde boğulmak istemiyorsa insan, kendi varoluşunu ancak dünyanın gözünden kendine bakarak yakalayabilir, kendi penceresinden dünyaya açılmaya çalışarak değil. Nerede varım, nerede yokum, nerede olmak istiyorum, nerede olmayı hak ediyorum...
Hepimize evrenin bıraktığı bir miras vardır, bu mirası hakkıyla kullanabilen insanlar standart olmaktan kurtulur ve kendi var olma savaşlarında avantaj elde edebilirler. Dinsel açıdan ruha sahip olduğu için özeldir, ahmet için ayşeye sahip olduğu için, ali için paraya sahip olduğu için, mendil satan çocuk fotoğrafı çekildiği için herkes özel olduğunu anlayabilecek mesajları alabilir evrenden...
İnsan özel olduğunu anladığında mutlu olur. Çünkü hayatı boyunca "özellikli" olmak için yarışmaktadır, daha fazlasına sahip olmak için yorulmaktadır. Daha fazlası birileri için para, aşk, eğitim birileri için biraz sıcak yemek yada bir parça tebessüm olabilir.
İnsan zaman karşısında nasıl çaresizse ; bu çaresizlik dünyanın var oluşundan bu yana geçen süre ve insanın ortalama yaşam süresinin bu zaman içerisinde ne kadar az yer kapladığı, yada zamanı durduramamak, gelecek fobisi vb ile açıklanabilir... kontrol edemediğimiz neler varsa onları anlamlı kılmaya çalışırız. Aynı kilo problemi olan birinin yemek yemekten korkması gibi, yada hız tutkusu olan birinin uzun yola çıkarken hissettiği duygular veya duygularını kontrol edemeyen birinin her hangi bir şeyi sevmeye çalışırken yaşadığı korkudur. Kontrol edilemeyen ne varsa insan bunlardan uzaklaşmaya çalışır. Sınav haftasının bitmesini isteyen bir öğrenci son sınav dönemini yaşamadığını bilir, sınavlarından sonra yaşayacağı hayat da öncesinden farklı değildir fakat bitmesini ister. Çünkü zamanı başkaları tarafından kontrol edilmektedir ve O buna hazır olmayabilir.
Öyleyse varoluş mümkün olduğu kadar fazla şeyi kontrol etmeye çalışmaktan mı geçer ? Hayır, kontrol edebilelim yada edemeyelim zamanı anlamlı kılmaktan geçer varoluşun ilk perdesi, bulunduğumuz yeri, özellikleri kabul etmeli ve yarına hazır olmasak bile her dakikasını yaşamalıyız. İşte var olduğumuzu ancak bu şekilde gösterebiliriz kendimize...
Hayatımız boyunca yada geçirdiğimiz gün içerisinde çeşitli şeylere kıymet veririz. Fakat kendimize kıymet vermeye başladığımızda sahip olduklarımızı kaybetsek bile her zaman değişmez bir amaç edinmiş oluruz. İşe zamanında gitmek, uyku düzenine sahip olmak gibi geçici fakat önem gösterdiğimizi düşündüğümüz konuların aslında birer gündelik görev olduğunun farkına varıp yaşamaya devam edebiliriz.
"Yarının ne getireceğini bilmiyoruz" klişesindeki en güzel nokta yarına hazır olup olmadığımızdır. Yarınlar bizi beklemez, yarınların bize hazırlanmak gibi bir kaygısı da yoktur, olmayacaktır. Fakat insan yarınına hazırlanmalı ve ne getireceğini bilmediği bir gün için hazır doğmalıdır. Yarına hazırlanmak kendimizi tanımaktan, varoluşumuzun farkına varmaktan geçer. İnsan önce kendine bağlanmalıdır, güzelliğine, sahip olduğu güce, üstünlüklerine değil... Kendimize bağlanmak, bizleri anlamlı kılar, kendilerine anlam yükleyenler ile tanışmamızı sağlar, yarın ne yaparsak hangi koşulda olursak olalım yalnız olmamamızı sağlar.
Herhangi bir işi en iyi şekilde yapamayabiliriz. Çünkü hiç kimse hayata aynı standartlarda başlamaz. Hiç kimse aynı şartlarda geliştirmez kendisini fakat bu yaptığımız işi sevmemize engel değildir. Ne ile uğraşırsanız uğraşın en iyisi olamayabilirsiniz. Fakat yaptığınız işi sevmenize engel değildir bu durum, yada yaptığınız işi daha çok sevmenize engel değildir... İyi yada kötü doğa hepimizi sahipleniyor, her insan farklı bir renk ve her renk birileri için yada bir şeyler için özeldir.
Can Yücel'in dediği gibi körü körüne bağlanmamak gerekir, sonuçta hayatın ucundan tutuyoruz hayatı bir yerlere taşımak gibi bir amacımız yok, kim böyle bir amacı sahiplenmeye kalkmışsa omuzlarına gereksiz yükler almıştır.
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden…
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder